Bartın Gerçek Gazetesi-2003

AYŞE SEVTAP UZUN  

BARTIN’DA 2003 YILINDA YAYINLANAN “GERÇEK” GAZETESİNDE  ÇIKAN YAZILARIM:

  2003 yılı

İnsan yeryüzünde varolduğundan bu yana,çevresi ile olan ilişkileri değişik aşamalardan geçmiştir.İnsanın evrimine koşut olarak,çevre insan etkileşimi,insanın çevre konusunda güçsüzlüğünden,çevreyi denetlemeye,hatta çevre üzerinde egemen olmaya doğru yol almıştır.

İlkel insan doğaya ve doğal olaylara karşı tümden savunmasızdır.Varlığını sürdürebilmesi,doğaya başeğmesine,çevresine uyum sağlamasına bağlıdır.

Göçebe insan ise,belli ölçüde çevresini etkilemekle birlikte,kendi yararı için doğayı biçimlendirmekten,doğal olayların özünü kavramaktan,bu nedenle çevresini denetlemekten uzaktır.İnsanlığın yerleşik tarım toplumuna geçişi,kentlerin ortaya çıkışını,insanın çevresini denetlemesini ve ona biçim vermesini de önemli ölçüde belirginleştirir.

Bu dönemden başlayarak insanın bilgi ve teknik birikimi hızla artmış,bu gelişmeye koşut olarak insan doğayı hergeçen gün daha fazla işleme,çevreyi daha fazla etkileme yolunu açmıştır.İnsan yüzyıllar boyu çevresini gelecek kaygısı duymadan işlemiş,doğanın zenginliklerini ve sağladığı olanaklarını sınırsızca kullanmaya hatta yoketmeye dönüştürmüştür.Bir bakıma ilkel insan ile çevre arasındaki uyum,insan kendisinin yeterince güçlü olduğu kanısına vardığı zaman,insan tarafından bozulmuştur.Bu bozulma özellikle yüzyılımızda,bilimin ve teknolojinin hızla ilerlemesi,böylece insanın kendisine daha fazla güvenmesi,kendisini çevreyi denetleyebilen tek güç sayması ile sınırsızca artmıştır.

Tabii bunun doğal sonucu olarak da çevrenin geçmişe oranla tahribi korkunç boyuta varmıştır.Demek ki kentleşme ve endüstrileşme olguları,çevrenin uğradığı baskıları,bozulmaları,kayıpları büyük bir soruna dönüştürmüş,insan çevre dengesini olumsuz etkileyerek günümüz insanı ile doğanın arasını açmıştır.Öyleyse bizlere biz çevreyi duyarlı insanlara artık daha çok ihtiyaç vardır.Çünkü Dünyanın ve Türkiye’nin içindeki duruma bakarak geç olmadan birşeyler yapmak gerektiğine inanan bireyler ve sivil toplum örgütleri olarak el ele vermeli,güçlerimizi ve bilinçlerimizi birleştirmeliyiz.

Hadi öyleyse!Önce evimizin yakınındaki koruluk için el ele verelim.Mahallenin ağaçlarını müteahhitten kurtarmak için,şuradaki dereyi fabrika atıklarından korumak için…Bir dal yeşil,bir avuç berrak su,bir nefes temiz hava için..

Çünkü Dünyamızı çalıyorlar!..Haydi;el ele verin artık,uzatın elinizi…

ŞUBAT 2003

Son günlerdeki bölgemizde savaş rüzgarları estirilmekte,diplomasi kulislerinde pazarlıklar sürmekte,ülkemizde çıkacak bir savaşa ortak edilmeye çalışılmaktadır.

Çünkü ABD kararını almıştır;Dünya’nın petrol yatakları üzerindeki denetimini artırmalıdır.Bölgedeki petrol yatakları üzerindeki kontrolünü artırmak isteyen ABD,Irak’a yapacağı olası saldırıyı meşrulaştırmak için Irak’taki nükleer ve kimyasal silahların varlığını neden göstermektedir.Irak,Birleşmiş Milletler denetçilerine ülkenin her bölgesini denetime açtığı halde,ABD müdehale konusundaki ısrarını büyük bir arsızlıkla sürdürmektedir.Oysa bu konuda bu kadar ısrarlı ve duyarlı olan ABD,Dünya’da ilk kitle imha silahını kullanan ülke olup,şu anda da elinde en çok kitle imha silahı bulunan ülkedir.Öyleyse ABD bu konuda niçin bu kadar ısrarlıdır?Bu ısrarın nedeni;

1)Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek,

2)Dünya silah tüccarlarının ellerindeki silah stoklarını bu savaşta tükettirip,onların daha zengin olmasını sağlamaktır.Buna bağlı olarak da, ABD’nin 335 milyar dolarlık savunma bütçesinden silah tekellerine daha fazla pay dağıtmaktır.(Dünyada soğuk savaş ortamı sona ermesine rağmen,askeri harcamalar 1 trilyon dolara ulaşmaktadır.Askeri harcamalara en büyük payı ayıran ülke ise ABD’dir)

Öyle ise böyle bir savaşın hiçbir haklı nedeni ve açıklaması olamaz.Geçmiş yıllarda ABD’nin körfez savaşında,yoksul Irak halkına uyguladığı saldırıda ve ondan sonraki dönemde uygulanan ambargoda 565 bin Irak’lı çocuğun öldüğü çok net olarak bilinmektedir.Bu nedenle de bu savaş silah tekellerinin ve ABD’nin yeni bir insanlık suçu olacaktır.Böyle bir savaş Türk halkıyla hiçbir sorunu olmayan Irak halkı arasında yeni düşmanlık tohumları serpecektir.Böyle bir savaşta bizi hiç ilgilendirmeyen nedenler yüzünden ülkemiz hedef durumuna gelecektir.Hatta yüzlerce gencimiz ölüp,yaralanacak,zaten kıt olan ülke kaynaklarımız tamamen yok olacaktır.

Böyle bir savaş,işsizlik ve yoksulluk içindeki halkımızın yoksulluğunu bir kat daha artıracak,körfez krizinde bir koyup üç alma mantığının neden olduğu 100 milyar dolarlı zararımıza yeni milyar dolarlar eklenecektir.Yani bu saldırıda kaybedenler iki komşu ülkenin yoksul halkları,ölenler iki komşu ülkenin yoksul gençleri olacaktır.Öyleyse bu saldırıya dur demesi gerekenler de yine bizler olmalıyız.Çünkü bizler önce insan,sonra ana ya da babayız.Bizler yaşamaktan ve üretmekten yanayız.Bizler dostça birarada yaşamaktan,Irak ve Türk halklarının kardeşliğinden yanayız.

Bizler,biz analar ve babalar,öldürülecek çocukların, yurtalarından edilerek mülteci olmak zorunda bırakılan milyonların,kirletilecek doğanın,ABD’nin Dünya’nın petrol yataklarını ele geçirmesi,silah tekellerini kazançlarını daha artırması ve ABD’nin ekonomisinin daha ferahlaması gibi maddi kazançlara dönüştürülmek istenmesinin onursuzluğunu taşıyamayız.Bu nedenle bizler,tek tek bireyler ve sivil toplum örgütleri olarak,en örgütlü şiddet olan savaşta başetmek için,adil,demokratik ve barışçıl bir yaşam kurmak için çabalamalıyız.

Öyleyse büyük bilim insanı Einstein’in dediği gibi,(Ben yalnız barışsever değil,bir barış savaşçısıyım.İnsanlar savaşa savaş açmadıkları sürece hiçbirşey savaşları ortadan kaldırmayacaktır.Büyük ülkelerin mücadelesi,önce küçük ama yürekli bir azınlıkça başlatılır.Barış gibi inandığımız bir dava uğruna ölmek,savaş gibi inanmadığımız birşey uğruna acı çekmekten daha iyi değil midir?Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülükler zincirine bir halka daha ekler.Ama savaşa başkaldıran bir avuç insan genel protestonun sözcüsü olabilir.Halk yığınları asla savaş düşkünü değildir.Yeter ki propaganda ile zehirlenmiş olmasınlar..)

Öyleyse birer “Barış Savaşçısı” olmaya ne dersiniz?

 8 Mart 2003 -“HEPİMİZİN HİKAYESİ”

Anlattığım hepimizin hikayesi!Bu hikayede hepimiz kendimizi,anamızı,bacımızı yani bizleri,kadınları bulacağız.Bizlere herkes müdahele eder,emeğimize,bedenimize,kimliğimize!Nasıl mı?”Senin yerin evindir,sokağa çıkma derler!”

“ Sen babanın,kocanın,devletin hizmetindesin”derler.

“Dayak yiyabilirsin,tecavüze uğrayabilirsin,aşağılanabilirsin.Ne yapalım mutlaka bunları haketmişsindir” derler..

Ülkemizde ne yazık ki hep ekonomik kriz vardır.İşsizlik,yoksulluk,işten atılma tehdidi hep biz kadınları bulur bu ülkede..Nasıl mı?”Daha az malzeme ile daha çok pişireceksin” derler..

“Doktora verecek paramız yok,hastalara sen bak” derler..Bu Dünyada kadınlara uygulanan baskı ve şiddet hep daha fazladır.Savaşlar kaçınılmazdır ve hep “haklı” bir nedeni mutlaka bulunur.

Sonra da bizlere,biz kadınlara “oğlun,kocan savaşta ölebilir,nedenini sorma,savaştan kazanç sağlayanları araştırma” derler..

“Savaşta tecavüze uğrayabilirsin,eh savaş hali ne yapalım” derler..Evet!Bizler,biz kadınlar 2000’li yılları yaşarken tüm bunların bizler için bir kader olmadığını biliyoruz,bilmeliyiz de..

İliklerimize kadar işleyen yoksulluğun,dayağın,törelerin,şiddetin,baskının,evde ücretsiz,işte ücretli köleliğin kimlere,kimler için yapıldığını çok iyi biliyoruz.Öyleyse ne yapmalı?Sanırım  bu sorunun yanıtı kendi hayatımıza müdahele etmeli,gerekirse siyaset yapmalı olmalıdır.Kadının hayatta müdahele etmesi ve siyaset yapması denince bu soruya yetkililer hemen şöyle yanıt verirler:”Kadınlara seçme-seçilme hakkı verildiği yıllarda parlemontadaki kadın oranı yüzde 4.6 iken bugün ne yazık ki çok aşağılara inmiştir.”

Ama biz kadınlar bu yanıtı çok iyi biliyoruz.Bizler bundan sonraki hayatımızda bu yanıtları almak istemiyorsak eğer,kadının siyasetteki ve hayattaki yerinin çok büyük oranlarda olduğunu ve olması gerektiğini ispatlamalıyız.İspatlamalıyız ki kadın denince,seçimlerde kocasının dediği partiye oy atan,parti yönetimlerinde papatyalık yaparak vitrinleri süsleyen malzeme akla gelmesin..

İspatlamalıyız ki;tüm varlığımızla hayatın tüm karar süreçlerinde ve mekanizmalarında kadınlar yer alsın..İspatlamalıyız ki;biz kadınların sabırlı,fedakar,şiddete karşı yapısı hayata yansısın ve savaşlar dursun..Öyleyse bizler,biz kadınlar yaşam için,yaşama dair eylemler üretmek için ilkeli,örgütlü ve hep birlikte hareket edelim..Edelim ki bundan sonraki 8 Mart’ları daha mutlu,daha barış dolu bir Dünyada kutlayalım..8 Mart Dünya emekçi kadınlar günümüz kutlu olsun!..

17 Mart 2003

Gündem o kadar hızlı gelişiyor ki bu yazı yayınlandığında belki de ABD’nin Ortadoğu’daki enerji ve petrol kaynaklarını ele geçirmek için başlatmak istediği savaşın  ilk kurşunu sıkılmış olacak.Belki de yüzlerce Irak’lı kadın,çocuk,insan ölmüş olacak.Belki bizim “Mehmet’ler de”!..İşte böyle bir gündemde savaştan ve savaşa karşı olmaktan önemlisi olamaz..Üstelik savaş içinde savaş yaşarken..Çünkü son günlerde bir kısım besın organları tarafından savaşa karşı olanlara (yani bizlere)savaş açılmış vaziyette.O nedenle öncelikle bu savaşla başetmemiz gerek..Zira aynı kesim tarafından savaşa karşı olanlar düşman,hain,öyle değilse sorumsuz,hayalperest ilan edilip sesleri kesilmeye,gözden düşürülmeye çalışılıyor.Ama bizler barıştan yana olanlar bazılarınca düşman ilan edilsek de,herşeye rağmen yaklaşan bu haksız ve kirli savaşın ayak seslerini tüm yakıcılığıyla yüreklerimizde hissediyoruz.Hissediyoruz,çünkü bizler önce insan,sonra anayız!Ve biz analar biliyoruz ki,savaş demek katliam demektir.Savaş demek vahşet demektir..Savaş demek teslimiyet demektir..

Sözümün tam da burasında sevgili meslektaşım(kendisi Ziraat Mühendisidir) Reha İsvan’ı anmadan geçemeyeceğim..(Reha İsven Barış Derneği kurucularındandır).Zeynep Oral’ın “Bir Ses” adlı kitabında Reha Abla aynen şöyle der:

“İnsanım;İçgüdüsel olarak yaşamak istiyorum.Savaş insanları yokeder.Bu nedenle barıştan yanayım..

Kadınım;Kadın olmanın bilincini taşıyan bir kadınım.Kadınlar nesilleri üretirler,üretmekle kalmaz beslerler,büyütürler.Bu nedenle tüm Dünyada kadınlar savaşa karşıdırlar,barıştan yanadırlar..Yetiştirdikleri kuşakların harcanmasını göze alamazlar.Yani kadın olduğum için de,özellikle barıştan yanayım..

Ziraat Mühendisiyim;Toprağı,suyu,insanı,bitkisi,hayvanı,böceği ile görevim doğayı daha üretken,daha verimli,daha güzel hale getirmek,geliştirmektir..Savaşlar doğayı yokeder,yakar,yıkar..

Mesleğimden ötürü de barıştan yanayım..

Eğitimciyim;uzun yıllar öğretmenlik yaptım.Gerek öğretmen,gerek yönetici olarak işim genç kuşakları korumak ve geliştirmektir.Binlerce öğrenci yetiştirdim.Onları çok sevdim.Onların savaşlarda harcanmasını hayal etmek bile istemem.Bunun için de savaşa karşıyım,barıştan yanayım.

Anayım;Evlatlar yetiştirdim.Onların topluma yararlı olmalarını,güzellikler üretmelerini isterim.Savaşta katledilmelerini istermiyim hiç..Yani bir ana olarak da barıştan yanayım.Gelecekte savaşsız bir Dünyanın gerçekleşeceğine inancım sonsuz..Aklımla kavrayabildiğim o güzel Dünyanın gerçekleşmesi yolunda kendimi görevli hissediyorum.Hatta görevli olduğumu biliyorum.Yani barışın başsorumluluğum olduğunu,barışın “herkesin” işi olduğuna inanıyorum.”

Evet!Böyle söylüyor Reha isvan..Bu sözlere katılmamak mümkün mü?Bu konuda ben ve tüm savaşa karşı olanlar eminim böyle düşünüyor.Ancak bu sözlere ben ufak bir ekleme yapmak istiyorum:

“Irak’taki ve Dünyadaki tüm haksız savaşları (ulusal kurtuluş savaşları dışında tüm savaşlar kirli ve haksızdır)önce” insanlar”,sonra da analar yani bizler durduracağız,durdurmalıyız da..Bu nedenle ben de bir ana olarak meclisteki sevgili vekillerimize seslenmek istiyorum:”2. Tezkere meclise geldiğinde önce insan olduğunuzu,sonra da umudunuzu ve sevginizi tüketmediğinizi göstermek zorundasınız..Çünkü öldürmek ve ölmek kararını vermek umudun yok edililişi ile başlar..Çünkü yüreğinde sevgi çiçekleri tomurcuklanan bir insan öteki insanlara karşı kıyıcı olamaz,kötülük düşünemez.Sevgili Milletvekilleri!..

Umudunuzu ve sevginizi yoketmeyin..Çünkü umudun ve sevginin yokedildiği yerde geriye hiçbirşey kalmaz.Bu nedenle savaşın vahşetini ve yakıcılığını tıpkı analar gibi yüreğinizde duyuyorsanız eğer,2. Tezkereye de “hayır” oylarınızla cevap verin…

 31 Mart 2003

Hepimizin kaygıyla ,panikle beklediği savaş tüm çabalara karşın başladı. Dünyanın en büyük nükleer gücü,Irak’taki nükleer ve kimyasal silahları bahane ederek,Irak’a demokrasi götüreceğini öne sürerek ilk bombaları patlattı.Televizyonlarımızın başında savaşı film gibi seyrederken hepimizin yüreğini acıtan manzaralarla karşı karşıya kalıyoruz.Ama bizler içimiz acıyıp,yüreklerimiz yanarken niçin şunları sormuyoruz kendimize?

Irak’a elindeki kitle imha silahları için saldıran Amerika,elindeki kitle imha silahlarını niçin imha etmiyor,niçin hala bunların  üretimine devam ediyor,niçin en büyük imha silahı stokları Amerika’nın elinde?

Irak’a demokrasi getireceğini savunan Amerika,niçin sayısız ülkelerde diktatörlük uyguluyor,niçin sayısız  ülkenin iç işlerine müdahele ediyor?

Daha dün venezuela’da halk tarafından büyük bir oy tabanıyla seçilen Hugo Chavez’i devirmeye çalışan kim?Daha dün Şili’de halkının büyük desteğini alarak ülke yönetimine getirilen Allende’ye darbe düzenleyip yokeden kim?Latin Amerika’dan,afrika’ya;Asya’dan Ortadoğu’ya herbir yana saldıran kim?Japonya’ya atom bombasını atıp,binlerce kişinin ölümüne sebep olan kim?

Acaip olan şu ki,kimse ABD’ye kalkıp da şunu sormuyor?En korkunç silahların en büyük stoku sende..Üstelik atom bombasını şimdiye kadar bir tek sen insanların üzerine attın.Öyleyse asıl Amerika silahsızlandırılsın!..Öyleyse Amerika kendi ülkesine demokrasiyi getirsin..Amerika’lı çocukların adları yok mu?Tabii ki var..Tabii ki Irak’lı çocukların adları da var!..Muhammed,Hüseyin,Ahmet,..

Onlar birer sayı değil,onların da yüzleri,kara gözleri,kalpleri,hayalleri var.Onlar zaten yıllardan beri açlıkla,yoksullukla,ilaçsızlıkla,”ambargo” denen düşmanla savaşıyorlar..

Bir ev düşünün ki,ekmek,aş girmesi yasak!.Bir ev düşünün ki,ilaç girmesi yasak!Bir ev düşünün ki,aç,susuz,ilaçsız ve savunmasız çocuklar,analar,insanlar..Hergün tepelerine yağan bombaların sesleriyle irkiliyor,ölüm korkusunu sürekli hissediyorlar.

Irak’da zaten yıllardır uygulanan ambargo sonucu heray 7000 Irak’lı çocuk ölüyor.Körfez savaşında ki atılan bombalarda kullanılan seyreltilmiş uranyum nedeni ile binlerce çocuk sakat kaldı,ya da kanser oldu..tedavileri için gereken ilaç ise ambargo nedeni ile ülkeye sokulamadı,sokulmadı..

Amerika’nın uyguladığı ambargo ve bombalar Saddam2ı değil,Irak halkını ,Irak2lı çocukları cezalandırdı,cezalandırıyor.Öyle ise sevgili dostlar!İnsan olmanın bir anlamı var!Yaşamı savunmak..Hiçbir savaşta kazanan taraf olmaz,yenilgidir savaş,insanların en büyük yenilgisi..

İşte bu anlamsız ve kirli savaşta hepimiz için,Dünya halkları için bir yenilgi olacaktır.Çünkü savaş Dünyanın en hızlı ve en çok para kazandıran iş piyasasıdır özünde..Savaşlarda kahramanlık ve şehitlik hep savaşan ülkelerin gariban,yoksul gençlerine kalır!Savaş sonrasında da çoğunlukla gerçek suçlulardan savaşı rant kapısı görenlerden hesap sorulmaz,savaş sonunda kazançlar el değiştirir,vatan uğruna ağır satışlar yapılır!en yüklü servetler kazanılır..

Ama ne olursa olsun,özünde savaş vahşettir,cinayettir,katliamdır!..Hiçbir cinayetin , katliamın,vahşetin karşılığı da para olamaz, olmamalıdır.Öyle ise hepimiz birlikte,tüm Dünya halklarının barıştan yana olan namuslu insanları birkez daha,birkez daha haykıralım:SAVAŞA HAYIR!

Bizler bu onursuz ve kirli savaşı istemiyoruz!..

27 Mayıs 2003 – ‘ Ulusal Tarım ‘

Ülkemizde özellikle 1980 sonrası uygulamaya konan İMF ve Dünya Bankası politikaları sonucunda Devletin tarım alanındaki kurumların özelleştirilmesi ya da işlevlerinin azaltılması sonucu devlet kurumlarının tarım üzerindeki etkisi azalmış, çiftçi ve köylü yerli ve yabancı şirketlerin insafına terk edilmeye başlanmıştır.Özellikle tarıma destek sağlayan (gübre,ilaç,tohum)alanlarda devlet etkinliğini azaltmış,gerek gübre, gerekse ilaç kullanımı özel firmalar tarafından yanlış yönlendirilmiş, gerekli gereksiz kullandırılmıştır.

Bunun sonucu olarak da gübre ve tarım ilacı tüketimi bilinçli yönlendirilememiş, yeraltı su kaynaklarımız ve toprak kirlenmiş, verimliliğini kaybetmiştir.Oysa kalkınma çabası içindeki ülkeler (yani bizim gibi ülkeler)için tarımsal üretim bakımından kendi kendine yeterli olabilmek sanayinin ihtiyaç duyduğu hammadde kaynakları bakımından dışa bağımlı olmamak en önemli iki faktördür.Çünkü küreselleşen dünyada toprak ve suyun ,dolayısıyla gıdanın en önemli madde olacağı 21. Yüzyılda iyi nitelikli tarım topraklarını ve suyumuzu korumak en önemli konulardan biri haline gelmiştir.Bu nedenle çok uluslu şirketlerin kendi ülkelerindeki tarım topraklarını ve kaliteli su kaynaklarını gelecekte kullanmak için ayırmaları nedeniyle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin verimli ovalarına sanayi tesisleri,siteler yaptıklarını,sözleşmeli üreticilik modeliyle kendi ülkelerinin ihtiyaç duyduğu ama yetiştirildiği ülkenin ihtiyacını dikkate almayan ürünleri ektirdiklerini,doğal kaynaklarımızı enerji yatırımları ve altın arama faaliyetleriyle kirletip yok ettiklerini  görmekteyiz.(Buna örnek olarak Düzce ovasındaki Massey ferguason traktör fabrikası,Bursa’daki Cargill mısır nişastası fabrikası verilebilir.Bunlar bulundukları bölgeyi kirletip,yok eden yatırımlardır.)

Öyleyse biran önce anlamalıyız ki,İMF ve Dünya Bankası azgelişmiş ülkelerin ulusal tarımına büyük zarar veren devlet destekleme alımlarının,gübre subvansiyonlarının düşük tarımsal kredi uygulamalarının kaldırılması ve tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesini içeren tarımsal programları ısrarla uygulatan kurumlardır.Bu uygulamalar sonucu ulusal tarım üretimi kısa sürede gerileyen az gelişmiş ülkeler halklarını besleyemez ve borç batağından kurtulamaz olmuşlardır.Sonuçta borç taksitlerini ödeyebilmek için yeni borç arar hale gelmişlerdir.Bu ülkeler aradıkları kredileri artık kendi ulusal değerlerinden ve buna bağlı ulusal tarım politikalarından verdikleri tavizler oranında bulabilmektedirler.Öyle ise iktidarlara düşen, biran önce İMF politikalarına” dur” deyip, kendi ulusal politikalarımızı geliştirmek ve buna bağlı olarak da tarımsal üretimimizi artırmaktır..

10 Haziran 2003 – ‘ Çiçek Böcek Severek ‘

Yeni bir çevre günü ve haftasını “kutladık!”.Ama yine çevre adına üzgün,kırgın,ezik olarak..Çünkü para ve kar hırsının yokettiği doğa ve insana dair herşey,yeni bir yıla daha yaralı ve hüzünlü girmemize neden oldu..Ama tüm bu çaresizliğimize,kırgınlığımıza rağmen yine sembolik çevre günleri ve haftaları kutlandı,çevre adına birçok etkinlik düzenlendi,söz söylendi!.. Bir dahaki çevre gününe kadar da sorunların üstü kapatılıp, sümenaltı edildi.Ve yine çevre günü kutlanırken mecliste SİT’leri imara açan, ormanlarımızı işgalcilerine pazarlayan yasaları kabul ettirme mücadelesi veriyor,yani çevrenin birkez daha katledilmesi planlanıyor..

Oysa dünyanın başı dertte..Buna rağmen çevre ve çevre sorunlarına yönelik tartışmalar uzun yıllardan beri sürüyor..Buna rağmen çevre katliamları büyük bir hızla sürüyor ve yine bu günün insanının çoğu gerçek bir çevre bilincine sahip olmaktan uzak bu durumu büyük bir sakinlikle seyrediyor. Çünkü çevre bilinci ve çevrecilik dendiğinde birçok kişinin aklına sadece yerlere çöp atmamak ya da yerden kağıt toplamak, parklardaki çimleri ezmemek ya da fidan dikmek geliyor.Kapsamı ilkolkul ders kitaplarının ötesine geçmeyen bu bilincin ortaya çıkışı ise bir tesadüf değil. Ülkemizin her alanında tanık olduğumuz yozlaşma ve kirlenme sürecinin sayısız örneklerinden biri..Yapılmak istenen ise (ülkemizde yılın hemen her gününün bir kutlamaya ayrılması gibi) hedef şaşırtmak ve sorunun asıl nedenlerinin gözardı edilmesini sağlamaktır.

İnsanı içinde bulunduğu çevrenin ya da ekosistemin bir parçası değil, hakimi olarak gören bu genel kanıya göre çevrecilik savunmasız hayvanlara ya da bitkilere duyulan acımanın bir uzantısıdır yalnızca..Çevreciliği böyle bilinçsizce,gönül eğlendirme aracı gibi görenler,dünya üzerindeki canlı,cansız tüm varlıkları da bir bütünlük içinde görememekte, bu nedenle çevre felaketlerini de birbirinden bağımsız, ayrı ayrı olarak ele almaktadır.Bu nedenle, çevreye duyarlı olmakla, çevreciliği karıştırmamak gerekir.Çünkü çevrecilik birçok kişi tarafından bir moda akımı algılanmaktadır.Oysa çevreye duyarlı yurttaş olmak ciddiyet ister, tutarlılık ister, hepsinden önemlisi mücadele edecek yürek ister..

Ben çevreye duyarlıyım diyerek ,ama kimseyle mücadele etmeden,kimseyle kötü olmadan (özellikle devletle)çiçek,böcek severek çevreye duyarlı yurttaş olunmaz..Çünkü çevre sorunları öncelikle yaşama dair sorunlardır..Çünkü insanlık doğada varolan en ufak önemsiz bir canlıyla bile ortak bir ekosistemi ve çevreyi paylaşır.Yani bu ekosistemdeki herhangi bir bozukluk ya da gerileme bu sistemdeki tüm canlılar gibi insanları da doğrudan etkilemektedir.

Öyleyse bizler gerçekten” çevreci” değil, çevreye duyarlı yurttaş olmak istiyorsak; gerçekten çocuklarımıza yaşanası bir dünya bırakmak istiyorsak ve gerçekten bu uğurda karşımıza çıkacak tüm engelleri bir ana yürekliliği ile karşılayıp, mücadele etmeye hazırsak; umudumuzu yitirmeden, doğaya, insana ve geleceğe dair özlemlerimizi yeniden üreterek güzel bir dünyaya doğru yola çıkmalıyız.Ve ülkemizde çevre günleri ve haftaları kutlanırken! Biz çevreye duyarlı yurttaşlar olarak doğanın bir kez daha, birkez daha katledilmemesi için savaşmaya devam etmeliyiz!…

 1 Temmuz 2003 – ‘ Kamu Yönetimi Yasasının Altındaki Gerçekler!.. ‘

Kamunun hantallıktan,bürokratik engellemelerden,ususüzlüklerden ve hepimizin üstüne birkaç sebep daha ekleyebileceği bir dizi gerçeklerden dolayı bizlerde temelden bir çözüm gerekliliğini savunuyorduk.Birileri çıktılar,kamuyu yani devleti yeniden yapılandıracağız,şeffaf devlet anlayışını getireceğiz diyerek iktidar oldular.Kamuyu yeniden yapılandırma adı altında bir dizi yasal düzenlemeler yapmaya çalışıyorlar.Yalnız hazırlanan bu yasa taslakları gösteriyor ki,yapılan yasal düzenlemeler öyle kamuyu hantallıktan kurtaracak,bürokrasiyi azaltacak,yolsuzlukları ve usulsüzlükleri ortadan kaldıracak şeffaf bir devlet anlayışı falan değil.Ancak ve ancak memleketin yabancı sermayeye satışını kolaylaştıracak düzenlemelerdir.

*Bu yasa taslağı olaki yasallaşırsa,hiçbir kamu kurum ve kuruluşu haksız rekabete giremiyecek,haksız rekabete girdiği tespit edildiği zaman bir daha açılamamak üzere kapatılacaktır.Yani hiçbir devlet okulu veya devlet hastahanesi özel okulların veya özel hastahanelerin belirlemiş olduğu fiyatlar altında öğrenci okutamayacak,hasta bakım veya tedavisi yapamayacaktır.Devletin destekleme olayı ortadan kalkacak,belirleyici serbest piyasa ekonomisi olacak,sosyal devlet olgusu tamamen yokedilecektir.Köylüsü,çiftçisi,memuru,işsizi ve esnafı çocuklarını okutamaz ve hatta sağlık hizmetlerinden faydalanamaz duruma gelecektir.

*Bu yasa taslağı yasallaşırsa bütün çalışanlar sözleşmeli personel haline getirilecektir,sendikasızlaştırılacaktır.Yani hayatı işverenin iki dudağı arasında olacaktır.

*Bu yasa taslağı yasallaşırsa,Milli piyango,Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü,Devlet hava meydanları,Demir Yolları,Türk Telekom,Kıyı Emniyeti gemi Kurtarma İşletmeleri,Denizcilik İşletmeleri,Sümer halicılık,Şeker fabrikaları tamamen özelleştirilerek tasfiye edilecektir.Çünkü bu kuruluşların ürettiği mal ve hizmetler piyasada üretilmektedir.(bu kuruluşlar her yıl devlete trilyonlarca kar getiren kuruluşlardır)

*Kamu bu şekilde yapılandırılırsa DSİ,İş Kurumu,Hazine Müsteşarlığı,DMO,Kadının Statüsü,SSK,Aile Araştırma Kurumu,MTA;tapu Kadastro,Emekli Sandığı,GAP İdaresi,Köy hizmetleri ve Karayolları gibi kuruluşlar 6 ay içinde yapılacak değişiklikle kaldırılacaktır.

*Bu yasa ile birlikte Milli eğitim,Sanayi,Bayındırlık,Kültür,Turizm ve sağlığa ayrılan görev,yetki,personel,araç,gereç,taşınır ve taşınmaz mallar ile birlikte İl Özel İdarelerine;Çevre,Gençlik,spor,Sosyal Hizmetlere ait görev,yetki,personel,araç,gereç,taşınır ve taşınmaz mallar ile birlikte Belediyelere devredilecektir.

*Bu taslak yasallaşırsa,belediye ve özel idarelerin denetimi İç İşleri bakanlığı tarafından yapılacak,ancak yasa taslağına göre İçişleri Bakanlığı istediği bölgelerin denetimini o illerde oluşturulan özel denetim şirketlerine devredebilecektir.Bu ilgili madde denetimin dahi özelleştirileceğini göstermektedir.Bunun da nasıl yolsuzluk ve usulsüzlüklere yolaçacağı apaçık ortadadır.

*Bu yasa taslağı yasallaşırsa Bakanla Kurulu istediği illeri birleştirerek bölgeler oluşturacak,bu da direkt olmasa da dolaylı olarak eyalet sistemini getirecektir.

*Bu yasa ile birlikte üst düzey bürokratların görev süresi iktidar partisinin görev süresi ile sınırlandırılarak tamamen siyasi kadrolaşmanın önü açılıp,yasal hale getirilecektir.

*Bu yasa taslağı yasalaşırsa,kamu çalışanları iş güvencesini tamamen kaybedecektir.Performansa dayalı ücretlendirme getirilerek,çalışanların iş güvencesi amirlerinin iki dudağı arasına sıkıştırılarak ürkek,yalaka bir çalışan tiplemesi yaratılacaktır.

1)Kamu yönetimi temel kanunu

2)yerel yönetimler reformu taslağı

3)Kamu personel rejimi reformu

Hedeflenen bütün bu yasal düzenlemeler yerelleşme veya yerel yönetimlerin güçlendirilmesi falan değil,açıkça görülüyor ki bütün bu yasal düzenlemelerin tek bir amacı vardır,o da özelleştirmedir.Devlet bu güne kadar yürüttüğü ve kamu yararına olan bütün hizmetlerden elini çekerek,sermaye için iştah açıcı ve karlı bulunan tüm hizmet sektörlerini yabancı sermayeye ve yabancı sermayenin yerli işbirlikçilerine altın bir tepside sunmaya hazırlanmaktadır.Bunun sonucu paran kadar sağlık,paran kadar eğitim,tarımın tamamen yokolması,enerjinin,madenlerin,ormanların,çevrenin bu güne kadar emekçilerin yarattığı tüm değerlerin,doğanın sonsuz olanaklarının bir avuç sermayedarın hizmetine sunulmasıdır.İşçilerin,köylülerin,çiftçilerin,memurların,milyonlarca işsizin kısaca tüm ülke halkının bu hizmetlerden yararlanabilmesi ise ancak parası ile orantılı olacak,insanlar hertürlü hizmetin parayla satıldığı piyasa koşullarına terk edilecektir.Sosyal devlet anlayışında “devlet halk için vardır..Ama artık bu yasal düzenlemelerle de son aşamasını tamamlamaya çalışan anlayışla”insanlar devlet içindir” yapısı oluşturulmaktadır.Emeği ile alınteri ile geçinen insanlrdan alınan vergiler artık halka hizmet olarak dönmeyecek,yabancı sermayeye hibe edilecektir.Bu da bu ülkenin parseller halinde yabancı sermayeye satışını ve insanların yabancı sermayeye köleliğini getirecektir.

Ben inanıyorum ki,memleketimin onurlu ve cesur insanları yıllardır biriktirdiği değerlerin yabancı sermayeye satılmasına,çocuklarının geleceğinin karartılmasına izin vermeyecek ve yıllar önce olduğu gibi birlik olup,topyekun mücadelesini örgütleyecektir..

  8 Temmuz 2003 – ‘ Alıntılar ‘

Ömrümce hep şuna inandım:Haksızlıklar önünde susan insan,insan değildir.Olsa olsa insan biçiminde bir yaratıktır.Haksızlığın büyüğü küçüğü yoktur.Bugün küçük sayılan haksızlık karşısında susan toplum,yarın büyük  haksızlıklar karşısında da susacak,yalnız bireysel onura değil,insanlık onuruna yapılan saldırılara da ses çıkarmayacak,giderek kimliğini yitirip “köle toplum” olacaktır.Böyle bir toplum saygınlık kazanamaz.Ve inanıyorum ki; geri kalmış ülkeler,  bu toplumsal suskunluklarıyla, oy hesabı içindeki bu ödünç, ürkek, çelimsiz demokrasileriyle; bu kokmaz-bulaşmaz kalitesiz bürokrasileriyle, sosyal ve siyasal sancılarını sürdürmekten başka bir yere varamayacaklardır.

Bırakalım anayasal hakları..Bir otobür şöförünün ya da bir kamu görevlisinin yasalara aykırı bir eylemine, esnafın dayanılmaz boyutlardaki soygununa,herhangi bir kişinin vicdanları inciten haksız davranışına ses çıkarmayan, tepki göstermeyen bir toplumun, uygarlıktan sözetmeye hakkı olabilir mi?

Üniversite hocasının bilimin emrettiği basit gerçekleri bile yazmaktan ve konuşmaktan çekindiği,politika adamının siyasi ikbal ve seçim hesapları içinde bocaladığı,yurttaşının “başım belaya girmesin” diyerek,en küçük bir uygar cesaret örneği vermekten kaçındığı bir toplum,elbette özlediğimiz çağdaş bir toplum sayılmaz.

Aslında uyanık bir toplum,o ülkenin yönetenler için en büyük destek, en güçlü güvencedir.Böyle bir toplumun yöneticileri ürkmemeli, aksine sevinmelidirler.Çünkü, yönetimin göremediği aksaklıkları halkın görüp, uyarması işlerin daha sağlıklı, daha çabuk yürümesini sağlayacak, böylece yurttaşın yönetime olan güveni ve sevgisi de artacaktır…

Toplum dinamiğinin temelini oluşturan “yapıcı” ve “yaratıcı” adam, ne yazık ki artık ortalıkta görünmüyor. “Sorunların üstüne gitmeyen”, “olay çıkarmayan”, “gününü gün eden suskunlar” la,kamu hizmetlerinin her kesiminde görüşüp tanışabilirsiniz..Devlet ve hükümet işleri,sanki gerçekten iyiye gidiyormuş gibi, bürokrasiden devletin üst yöneticilerine etkili bir eleştiri, bir uyarı yok..

Tanrının her günü “demokrasi” üstüne söylev verenlerin-eğer gerçekten demokrasiye aşık iseler- mücadelelerini siyasal partiler içindeki haksızlıklara,adaletsizliklere ve küçük oyunlar karşısında vermeleri gerekir.

Bir yerlere seçilmekten başka şey düşünmeyen,bu yüzden de tüm kötü gidişler karşısında susan, ödün veren, eyyamcı siyaset adamlarının, ülkenin başına ne belalar getirdiğini yeterince görüp yaşamadık mı?

Sevgili okurlar!Bu hafta köşemdeki yazı Şinasi Özdenoğlu’nun “suskunlar ülkesi” adlı kitabından alınmıştır.Ne dersiniz, hala “suskunlar ülkesi” olmaya devam mı edeceğiz?..

 15 Temmuz 2003 – ‘ Ormanlarımıza sahip çıkalım!.. ‘

Son günlerde sıklıkla tartışılan ve hükümetçe çıkarılmaya çalışılan “orman yasası” tasarısının yasalaşması durumunda Türkiye’nin yaklaşık dörtte birini kapsayan orman arazileri “vurgunculara” açılacaktır.Hepimizin de bildiği gibi ülkemizin orman varlığı çeşitli nedenlerle hızla azalmaktadır.Bu azalışın en önemli nedeni 1950’lerden bu yana yaklaşık 1.2 milyon hektar orman alanının parlementodan çıkan yasalarla “orman” sayılmayıp, ormancılık düzeni dışına çıkarılmasıdır. Şu anda TBMM’de olan ve Anayasa’nın 169.ve 170.maddelerinde yapılacak değişiklerde ülkemiz daha da ormansızlaşacaktır.Çünkü bu tasarı çıkarılırsa;

1)Devlet ormanları Devletçe yönetilir, işletilir ilkesi “işlettirme” eylemini de kapsayacak biçimde değiştirilecektir. Böylece devlet ormanlarında hertürlü yerel ve yabancı işletmeci söz sahibi olacak, bu düzenleme ile orman köylüsünün çevrelerindeki ormanlarından yararlanma olanağı kalmayacaktır.

2)Orman niteliğini yitirmiştir gerekçesiyle orman sınırları dışına çıkarılan yerlerin herkese devredilmesi, yaklaşık 5 milyar m2 hazine arazisindeki her türlü işgal anayasal dayanağa kavuşacaktır.

3)Böylesi bir düzen geçmişte (1923-1937) denenmiş, bu sürede devlet ormanları sözleşmelerle, yerli ve yabancı özel girişimciler tarafından “işletilmiştir”. Ancak yolaçtığı yıkım nedeniyle Atatürk tarafından kaldırılmıştır.

4)Bu yasa, orman köylerinin sınırları içinde kalan yerlerin bile gerektiğinde orman köylüsü olmayanlara da satılabilmesi olanağını getirmektedir.Böylece 17 bin orman köyündeki 8-9 milyon yurttaşımızın yerleşmiş oldukları yerler başkalarına (özellikle arazi mafyasına) satılacaktır.Bu da ormanlardaki yapılaşmayı artırıp,orman talanını teşvik edilecektir.

5)Orman niteliğini yitirmesi nedeniyle orman sınırları dışına çıkarılan yerlerin değerlendirilmesi sadece orman köylülerinin kalkınması için harcanirken,bu yasa değişikliğinde bu gelirden “pay ayrılır” denerek, maddeye keyfilik getirilmekte olup, bu da keyfi uygulamalara neden olacaktır.

Yani bu tasarı yasallaşırsa ormanlarımızın yokedilmesine ve orman işgallerinin artmasına neden olması bir yana,tek geçim kaynağı orman işçiliği olan orman köylüsünün ekonomik ve toplumsal yıkımına neden olacaktır.Bu düzenleme zaten parası olmayan orman köylüsünün onlarca yıldır kullandığı arazilerinin de parası olan herkese satılmasını öngörmektedir.

Öyle ise; Ormanlarımızın ve geleceğimizin yokolmaması için böyle bir yasaya evet dememiz mümkün değildir.Bu nedenle bizler,hepimiz, birer yurttaş olarak üzerimize düşen görevi yerine getirmeli, bu konudaki tepkimizi heryerde, her ortamda dile getirmeli, sesimizi yükseltmeliyiz.

Bu uğurda çaba veren kişi ve sivil toplum örgütlerine destek olmalıyız.Olmalıyız ki geleceğimiz olan ormanlar yok olmasın!..

  19 Ağustos 2003 – ‘ Yoksulluğu yenebiliriz! ‘

Prof.Ayşe Buğra ve Prof.Çağlar Keyder tarafından hazırlanan “yeni yoksulluk ve Türkiye’nin değişen refah rejimi” isimli Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı için hazırlanan proje raporuna göre:

1)Şimdiye kadar ki varsayımlar Türkiye’deki aile dayanışmasının insanların muhtaç duruma düşme halini ortadan kaldıracak diyordu.Oysa yapılan bu araştırmaya göre Türkiye’de artık aile dayanışmasının ortadan kalktığı ve giderek yokolduğu görülmektedir.

2)Yoksul ailelerin çocuklarını okula göndermemeleri nedeni olarak gösterilen gerekçe, ailenin seçimi olduğu kanısıydı.Yani aile çocuğun emek gücüne muhtaç olduğu için,çocuğunu bir işte çalıştırıyordu.Oysa bu araştırma gösterdi ki,aileler çocuklarının okul masraflarını bırakın karşılamayı,beslenme çantasına kuru ekmek bile koyamayacağı için okula yollayamadığını söylüyor.Bu durumda Türkiye’de insanların (özellikle büyük şehirlerde)açlık sınırında yaşadığını bize gösteriyor.

3)Şimdiye kadar ki varsayım, fakir bir devletin kaynaklarının toplumdaki yoksulların gereksinimlerine karşılık veremeyeceğidir.Oysa yapılan bu çalışmada çok küçük tutarların,örneğin 40-50 milyon lira gibi bir miktarın aile bütçesine çok önemli bir katkı yapacağını saptamıştır.Bu da milli gelirin %1’i gibi çok küçük bir tutardır.Bu da bize göstermektedir ki,”fakir devletin yapacak bir şeyi yok” söylemi boş bir varsayımdır.Bu miktar dayanışma fonlarındaki keyfi harcamalar durdurularak sağlanabilir.

4)Rapordaki son saptama ise günümüzdeki yoksulluk, ekonominin iyileşmesi veya büyüme ile ortadan kalkmıyor.Birçok Avrupa ülkesinde ekonomik kriz olmadığı halde işsizliğin büyük oranda olduğu gözleniyor.Bunun nedeni de teknolojinin gelişmesi sonucu emek tasarrufu yapılması,yani yeni yatırımların giderek azalan oranlarda işçi istihdamına yolaçmasıdır.

Ve araştırmadaki tüm bu saptamalara yapılan çözüm önerisi de şudur:Türkiye’de kaynak yetersizliği yoktur,yoksulluk yenilebilir.Nasıl mı? “Türkiye’de yoksul 16 milyon hanenin en düşük gelirli %10’una ,yani 1.6 milyon haneye verilecek ayda 50 dolar (yılda 600 dolar) karşılığı bir yardımın maliyeti 960 milyon dolar etmektedir.Şu anda fon yardımlarının sağlık harcamaları dışındaki tutarı 308 milyon dolardır.Demek ki bu tutara 600-700 milyon dolarlık bir ekleme ile Türkiye’nin en zor durumdaki kesimlerinin insanca yaşaması sağlanabilecektir.Böyle bir amaç için gelirin %0.5’ini oluşturan bir transferi çok görmenin,kabul edilmeyecek bir itiraz olduğu kanısındayız.” Diyorlar Prof.Ayşe Buğra ve Prof.Çağlar Keyder..

Uzmanların saptamaları ve çözüm önerisi bunlar.Gelelim bizimkine!..Yoksulluğun sürekliliği kabul edilebilir bir çaresizlik değildir.Bu araştırmada bize göstermiştir ki çok az bir kaynakla, örneğin batık bankaların hortumlanan bir miktar parasıyla, ya da bu memleketin yılda ödediği faizlerin ellide biriyle 16 milyon hanenin mutlak yoksulluk sınırını aşacağı görülmektedir.

O halde, milyonlarca vatandaşımızın açlığı memleketin fakirliğinden değil,bizi yönetenlerin tercihinden kaynaklanmaktadır.İşte uzman gözüyle ve bizim gözümüzle öneriler…Öyle ise bu önerilerden vazifa çıkarması gerekenler çıkarsın diyoruz..Biz yapılacakları söylüyoruz,gerisi egemenlere kalmış..Ve diyoruz ki yoksulluk kader değildir!..

  9 Eylül 2003 – ‘ İnsanca ve haklı bir talep ‘

Hepimizin de bildiği gibi geçen günlerde Kamu emekçileri sendikası (KESK) üyesi memurlar Türkiye’nin dört bir yanından gelerek Ankara’da “insanca bir yaşam için demokratik bir Türkiye istiyoruz” başlığı altındaki basın açıklamalarını yaptılar.Yaptılar ama önce,Ankara dışından gelen memurlar Ankara’ya sokulmadı.Binlerce memur Ankara dışında saatlerce güneş ve sıcağın altında bekletildi.Daha sonra memurların inatçı ve kararlı direnişi sonucunda Kızılay’a girip basın açıklaması yapmalarına izin verildi.Daha doğrusu izin verilmek zorunda kalındı!

Verilmek zorunda kalındı diyorum,çünkü bu direniş sırasında memurlar itilip,kakıldı,coplandı,gözaltına alındı.Oysa ne olurdu ki memurlar basın açıklamalarını zora sokulmadan,engellenmeden,dayak yemeden yapabilselerdi..

Ne olurdu ki orada yine kendileri gibi memur olan polis meslektaşları ile karşı karşıya getirilmeseydi..

Bence hiçbirşey olmayacaktı!..Bu basın açıklaması gayet uyumlu,olaysız bir şekilde yapılıp,dağılınacaktı.Tıpkı demokrasinin gerçekten tüm kurum ve kurallarıyla işlediği ülkelerde olduğu gibi!..Çünkü demokratik ülkelerde insanlar haklı taleplerini yasa dışı yollara başvurmadan istediği gibi dile getirebilir..Bizim ülkemizdeki kamu emekçilerinin talebi neydi?Bu günlerde hükümetle sürdürülen toplu görüşme masasında insan gibi muamele görüp,bu masadan insan gibi yaşamak için gerekli olan ücret artışına onay almak!..Bence bu insanca ve haklı bir talep..

Ama ne oldu toplu görüşmelerde?..Binlerce memurun sesine kulak tıkanıp,onların istekleri duyulmamakta inat edildi.Hortumcuya var,size yok denildi.Böyle olunca da kamu emekçileri seslerini duyurabilmek için alanlara döküldü ve meydanlara dökülen bu memurlar zannettiler ki AB uyum yasalarının altına büyük bir yüreklilikle imza atan hükümet uygulamada da demokratik bir tavır gösterecek.Oysa aynı gün hem itilip,kakıldılar,hem de hükümetin başının ağzından şu garip ve üzücü sözleri duydular:”Adı geçen sendika demokratik bir eylemin içinde değildir,antidemokratik bir eylem yapmaktadır”.Bu sözler tabii ki demokratik olduğunu savunan bir ülkenin başbakanının ağzından dökülünce,hele hele yıllardan beri demokrat olduğunu söyleyip,demokrasi için savaştığını söyleyen biri tarafından yapılınca oldukça üzücü ve garip oldu.

Üzücü ve garip diyorum çünkü,gerçekten demokrasiyi özümsemiş ülkelerde herkes haklı taleplerini yasal yollarla dile getirebilir.Yıllardan beri kendisi ve yandaşları için demokrasi mücadelesi veren Tayyip Erdoğan,kendisi gibi düşünmeyenlerin eylemini ve taleplerini antidemokratik olmakla yargılarsa oldukça inandırıcılıktan ve dürüstlükten uzak oluyor sanırım.

Evet Sayın Erdoğan!..Gerçek demokrasilerde her kesimin ,her düşüncenin temsilinde iki temel vardır: Birincisi ,daha sağlıklı ve dengeli bir karar alınmasına yardımcı olmak, ikincisi, kitlelerin kendi duygu ve düşüncelerin yüksek sesle dile getirilmesi sayesinde rahatlamasını sağlamak.

Başbakan sokağa çıkan memurlar gibi düşünmeyebilir, onları içinden eleştirebilir, eylemlerini antidemokratik olmakla yargılayabilir; ama şunu bilmelidir ki demokrasi kendinden yararlananlar arttıkça güçlenir.Dışladığı insanların sayısı arttıkça zayıflar.

Eğer başbakan demokrasiyi yalnız kendi ve yandaşları için değil, tüm Türkiye için istiyorsa eğer, büyük düşünür Voltaire’nin dediği gibi memurlara şunları söyleseydi eminim onların ve tüm halkın gözünde daha saygın, daha dürüst ve inanılır bir devlet adamı yerini alırdı…

“Söylediklerinizin hiçbirinde sizinle aynı düşüncede değilim.Ancak onları söyleme hakkınızı ölünceye değin savunacağım.”

Evet! Hepimizin, hele hele başbakanın da çok iyi bildiği gibi demokrasi hepimize birgün gerekebilir!..

  23 Eylül 2003 – ‘ Kim Suçlu? ‘

15 eylül 2003 tarihli ulusal basında dikkat çeken haberlerden biri şöyleydi:”Ya paran,ya emeğin!” Haberin devamında “çocuğunun kayıt parasını ödeyemeyen anne iki gün okul müdürü tarafından temizliğe zorlandı,müdür hakkında soruşturma açıldı..”

Bu haberi okuyunce kafama şu soru takıldı:”Acaba veliye temizlik yaptıran müdür mü,çocuğunun kayıt parasını ödeyemediği için temizlik yaptırılan anne mi suçlu?” Tabii ki herikisi de değil..

Yıllardan beri bu ülkede biz T.C. yurttaşlarından “eğitime katkı payı” adı altında tıkır tıkır trilyonlarca lira alınıyor.Niçin?Çocuklarımızın eğitim olanakları artırılıp,daha iyi eğitim alabilsinler,daha iyi okullarda okuyabilsinler diye..Ama sonuçta ne oluyor?Biz veliler her yıl okullarda çocuk kaydettirirken milyonlarca lira ödemeye,kış geldi mi yakıt parası ödemeye,karne zamanı karne parası ödemeye yani kısaca söylersek okuldaki hemen hemen her hizmet için para ödemeye mahkum ediliyoruz.Ama buna karşın eğitime katkı payı adı altında bizlerden alınan trilyonların nereye harcandığını,nerelere yollandığını bir türlü anlayamıyoruz,sorgulayamıyoruz.Bir de buna rağmen T.C. Anayasasında hala “Devlet okullarında eğitim parasızdır” cümlesini görünce temelli kendimizin aptal yerine konduğunu hissedip,bir kez daha T.C. yurttaşı olduğumuza pişman oluyoruz.

Evet! Bu gün Türkiye’nin yüz yüze bulunduğu eğitim sorunlarının arka planına baktığımızda milat 24 ocak 1984’dir.Bu sürenin ardından gelen ise kamu harcamalarının kısılması ve kamu sektörünün özelleştirilmesi uygulamalarıdır.Daha sonra “kendi okulunu kendin yap” kampanyaları da özelleştirme uygulamalarının örtülü bir biçimde ilk kez başlatılması olmuştur.Ancak asıl olarak,Özal (ANAP) dönemiyle birlikte hızlanan bu özelleştirme politikaları sonucu eğitime bütçeden ayrılan pay son 10 yılda giderek düşmüştür.Şöyle ki;

2001 yılında bütçeden eğitime ayrılan pay %11.1,2002 yılında bütçeden eğitime ayrılan pay %10.1,iken 2003 yılında %9.3 olmuştur.Buna bağlı olarak bazı ülkelerin kişi başına düşen eğitim harcamalarına da bakarsak:Japonya 950 dolar,Almanya 810 dolar,Yunanistan 234 dolar,Türkiye 72 dolardır.Ülkemizde eğitimin paralılaştırılması 1994 yılından itibaren uygulanmaya başlamış,ve giderek katkı payı adı altında para toplanması bir gelenek haline gelmiştir.Yukarıdaki örneklerde  de çok açık görüldüğü gibi ülkemiz bütçeden eğitimine ayırdığı pay bakımından dünya ortalamasının çok  altında olup,bu haliyle en yoksul ülkeler sıralamasındadır.

Eğitim hizmetlerine ayrılan kaynakların son yıllarda belirgin olarak azaltılması aynı zamanda İMF güdümlü politikaların Dünya Bankası direktiflerindeki özelleştirmeci yaklaşımların arkasına sığınarak,devletin kamu hizmetlerinin finansmanından ve kamu hizmetlerinin üretiminden çekilmesine işarettir.Oysa,sosyal bir devlet olmanın ön koşulu, devletin vermesi gereken hizmetlerin en başındaki ve en önemlilerinden biri olan eğitim hizmetlerinin ertelenemez, geciktirilemez ve yetersiz şekilde sunulamaz olduğunun benimsenmesinden geçer.Sosyal devlet ilkelerinin bilinçli politikalarla,tercihlerle gözardı edildiği ülkemizde,eğitim,sağlık ve sosyal güvenlik en önemli kamusal hizmet alanları olmalıdır.Çünkü hiçbir bahane eğitimi paralı hale getirecek bir hakkın kullanılmasını sınırlayamaz!

Zira gelecek çocuklarımızın geleceğidir,ülkenin geleceğidir!..Öyleyse veliye okul temizleten okul müdürü mü suçlu,okulu temizyen veli mi suçlu sevgili okur, ne dersiniz?

Okulu veliye temizleten okul müdürü hakkında mı soruşturma açmalı,müdürü bu kadar çaresiz bırakan devlet hakkında mı?Ne dersiniz?..

  7 Ekim 2003 – ‘ Ne kadar demokratız? ‘

Bu haftanın en önemli gündem maddesini oluşturan olay Yargıtay’ın DEHAP’ın sahtecilik yaparak seçime girdiği kararını verip,bu kararı onaması oldu.Tabii hal böyle olunca ortalık epey karıştı,ülkemizin siyasi tablosu üzerinde yeni birçok senaryo üretilmeye başlandı ve meclisteki iktidar ve muhalefet partileri hep birlikte bağırmaya başlayarak bu kararın hukuki olmadığını,siyasi bir karar olduğunu savunmaya başladılar.

Yine aynı karara,hakkında karar verilen DEHAP’ta karşı çıkarak bunun siyasi bir karar olduğunu ve AİHM’ne gideceğini açıkladı.Buna karşın son seçimde barajı kıl payı kaçırıp meclis dışında kalan DYP,GP gibi muhalefet partileri de ellerini ovuşturup,DEHAP’lıların oylarını yok sayılmasını savunarak,oyların tekrar sayılması için YSK’na başvuracaklarını açıkladılar.Çünkü YSK bu konuda DYP’nin dediği gibi karar verirse DYP meclise 66 milletvekili ile girecek,hal böyle olunca AK Parti CHP’nin milletvekili sayısı düşecek;meclis dengesi değişecek,vs..

Evet!Son günlerin beklentileri bunlar!Ancak burada benim vurgulamak istediğim bu senaryolar değil.Demokrasi kelimesinin ağızlardan düşmediği bu ülkede gerçekten demokrasi var mı?Burada adı geçen partiler demokrat mı? Ve biz yurttaşlar olarak ne kadar demokratız?

Demokras,;gücün gücü dengelemediği bir yerde varolamaz.Bir ülkede güçler dengesi ne kadar varsa,demokrasi de o kadar vardır.Demokrasilerde çoğunluk yönetir ama azınlık susturulmaz.Azınlıkta olanların konuşması ise çoğunluğun sağlıklı yönetebilmesinin ön koşuludur.

Azınlığın konuşması da,aynı zamanda azınlığın demokrasi dışı yollar aramamasının ön koşuludur.

Yine demokrasi,yönetenlerin yönetilenleri her an denetleyebildiği,azınlığın hiçbir hakkının çoğunluk tarafından gasp edilmemesinin devletçe gözetildiği,devlet görevlilerinin görevleri gereği sahip oldukları ayrıcalıklardan ötürü yasa karşısında buna göre çok daha fazla sorumlu olduğu bir siyasi rejimdir.

Evet!Tüm bunlardan sonra eğer YSK’nın kararı DEHAP’ın oylarını yok sayıp,DYP’nin meclise girmesine olanak tanımak olursa eğer,sevsek de sevmesek de,düşüncelerine katılsak da katılmasak da DEHAP’ın oylarını yok saymak,bu partiye oy veren (yaklaşık %8) insanları yok saymak olacaktır.Her ne kadar düşüncelerine katılmasak da DEHAP bu ülkede belli bir kitleyi temsil etmektedir.

Yine düşüncelerine katılırız veya katılmayız ama AK Partinin de oldukça büyük bir tabanı vardır ve oldukça büyük bir oy oranıyla iktidara gelmiştir.İktidardaki tavır ve davranışları ile,izlediği çizgi ile ben ve benim gibi düşünenleri rahatsız etmiş olabilir ama Ak Partinin önünü DEHAP’ın sahteciliğiyle kesmeye çalışmak da çözüm değildir.

Öyleyse!Eğer YSK DEHAP oylarını yok saymank gibi bir karar verirse,böyle bir karara susup,sessiz kalırsak bir yurttaşlar olarak demokrat sayılır mıyız?

Yine böyle kararlar alınırken farklı tavırlar gösteren partiler (iktidar ve muhalefette) ne kadar demokrattır?

Ve hele hele böyle bir karar sonucunda DEHAP’ın oylarının yok sayılmasını içine sindirip meclise girmeyi kabul edecek DYP ve benzeri partiler ne kadar demokrat sayılır?

Unutmayalım ki her zaman yinelediğimiz gibi,demokrasi bir gün hepimize gerekebilir..Bu biir!..

Bazılarının düşüncelerine katılmayabiliriz,ama  bu onları zor kullanarak engellememizi gerektirmez.Bu aynen bataklık  dururken sivrisineklerle uğraşmaya benzer.Gözümüz yiyorsa bataklığı kurutmak için mücadele edelim .Bu ikii!

Ve olayların ucu bize dokunduğunda demokrasi şakşakçısı kesilip,bize dokunmadığı zaman “aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın “diyerek boşvermek demokratlık kıstaslarına da ,siyasi ahlaka da,dürüstlüğe de sığmaz.Bu üüç!..

Bu durumda YSK’nın yapması gereken DEHAP’ın oylarını yok saymak değil,kararı meclise bırakmaktır.Meclisin de yapması gereken biran evvel seçim ve partiler yasasını değiştirip herkesin oy oranına göre temsil edilmesini sağlayan bir seçim sistemi ile seçime gitmektir!Bu da döört!…

  21 Ekim 2003 – ‘ Analar evlatlarını vermeyecek! ‘

7 Ekim 2003 günü TBMM Genel kurulu’nda Irak’a Türk askerinin gönderilmesi izni veren tezkere çıktı.1 Mart’ta mecliste red edilene bu tezkere şimdi Amerik’nın vereceği 8.5 milyar dolara karşılık (her ne kadar bu iddia hükümet tarafından red edilse de) çıktı,daha doğrusu çıkartıldı..

Bu arada yapılan AKP kurultayında bu karara çok önemsiz bir şeymiş gibi değinilmedi bile..Çünkü tak aday olan demokrat genel başkan böyle buyurmuştu!..Oysa aynı saatlerde Türk askerlerinin Irak’ta gönderilmek istendiği merkezlerde canlı bombaların eylemleri ile sivil ve ABD askeri birçok insan ölüyordu.Bu ölüm haberleri  Irak’taki Türk Büyükelçilikleri’ne yapılan bombalı saldırı ve AKP parti binalarına konulan ses bombası haberleri ile sürdü ve sürmeye de devam edecektir.

Niçin mi? Çünkü Irak halkı ülkesini durduk yerde, hiçbir gerekçe olmadan işgal eden Amerika’yı ve onun işbirlikçilerini ülkesinde istememektedir.

Çünkü Körfez savaşından sonra Amerika, tek egemen güç olarak Ortadoğu’nun siyasal haritasını yeniden çizmek istemekte ve bu haritada başımıza Kıbrıs ve Kürt sorunlarını bela etmeye hazırlanmaktadır.Oysa Kürt sorununun çözümü Kuzey Irak’a asker göndermekten değil,ülke içindeki demokratikleşmeden geçmektedir.

Evet! Her zaman yinelediğim gibi, önce insan olarak, sonra da ana olarak savaşlara karşıyız.Ve karşı olmak da en doğal hakkımız.Hele hele bu savaşa haklı olabilecek  bir gerekçe olan vatan savunması  değil de,yıllardan beri bizleri ve ülkemizi sadece rahatça sömürdüğü,sadece kaynaklarımızı istediği gibi kullandığı için seven,seviyor görünen Amerika için gidiyorsak eğer,bu karara tümden karşıyız ve karşı olmalıyız da!..

Böyle bir kararın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.İktidarın hala bu karardan dönme şansı vardır.Zaten bu şansı bir kez daha vurgulamak isteyen Cumhurbaşkanımız bile yaptığı son açıklamada “TBMM’nin asker gönderme izni vermesi,mutlaka asker gönderilecektir anlamına gelmez” diyerek hala karardan geri dönülmesi gerektiğini belirtmektedir.

Üstte de dediğim gibi AKP,yani iktidar büyük bir yanlışın içindedir!Askerlerimizi,Irak’ta bekleyen cadı kazanını bile bile,çıkıp Türk askeri Irak’a barış getirmek için,istikrarı sağlamak için gidiyor demek,büyük bir kandırmacadır.Tüm dünyanın ve en önemlisi Irak halkının karşı çıktığı,hiç kimsenin destek vermediği bir işgale sadece para için,sadece ABD istiyor diye “evet” denirse eğer,bu Türkiye için büyük bir risk olacaktır ve bunun sonucunu AKP’de,Türkiye’de çok zor kaldırır.Çünkü Akp iktidarı bu kararla sadece Irak halkına karşı değil,tüm dünyaya karşı sorumlu duruma düşecektir.

Yarın bu kararın sonuçları ortaya çıkıp,askerlerimizin cenazeleri bir bir gelmeye başladığında AKP iktidarı ne Türk halkı karşısında,ne de tüm dünya karşısında kendini aklayabilir.

Öyleyse;Eğer AKP iktidarı Irak’a asker gönderme kararında ısrar ederse;Irak halkını da,tüm dünya halklarını da karşısına alacaktır!

Eğer AKP iktidarı Irak’a asker gönderme kararında ısrar ederse;Türk askerinin,Kurtuluş savaşı’nda ülkemizi işgal eden İtalyan ve İngiliz güçlerinin yanında işgale katılan Yunan askerlerinden farkı kalmayacak,yıllar önce bu nedenle Türk ve Yuna halkı arasında atılan düşmanlık tohumları Irak ile Türk halkı arasında yeşermeye başlayacaktır.

Eğer AKP iktidarı Irak’a asker gönderme kararında ısrar ederse,orada ölecek olan onlarca hatta yüzlerce gencimizin kanı altında boğulacaktır.Çünkü bu kan vatan için değil,milyar dolarlar için akacaktır.

Ve AKP iktidarı şunu çok iyi bilsin ki;gidecek Can’ların bedeli hiçbir zaman ödenemez..Hele hele Can’ı yanan ana yüreklerinin bedeli hiç mi hiç ödenemez!..

Oradan gelecek her ölüm haberi sadece anaların yürek tellerinde değil,Türk halkının yürek tellerinde  ve meydanlarda yankılanacaktır.u da AKP iktidarının sonu olur!..

     21 Kasım 2003 – ‘ İmitasyon Bartın Sevdalıları ve Mobil santral ‘

Geçen haftaki gazetelerde Samsun Mobil santrali ve Yuvacık Barajı için TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’nun görevlerini kötüye kullandıkları için eski Enerji Bakanları Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan (eski Bartın ANAP Milletvekili) hakkında soruşturma komisyonu kurulmasını önerdiği haberi vardı.Tabii konu Samsun Mobil Santrali olunca (söz konusu santral hepimizin bildiği gibi Bartın’a kurulmak istenmiş,ama Çevre Birlikteliği’nin ve halkın kararlı mücadelesi sonucu Samsun’a kurulmuştu) bu habere odaklandım..
Bu haberlerde söz konusu iki bakan hakkında soruşturma komisyonu kurulması için gösterilen gerekçeler şöyleydi: “Yüklenici firmalara (mobil santralin yüklenici firması hepimizin çok iyi tanıdığı Cengiz Enerji A.Ş.) 5 yıllığına her ay 77 milyon kwh. elektrik satın alma garantisi verildiği  (bu elektrik kullanılmasa  veya üretilmese bile,ki şimdi üretilmiyor.Ona rağmen parası ödeniyor.) bunun da devletin yani halkın sırtına bindirdiği yükün 231 milyon 264 bin dolar olduğu  idi. (yaklaşık 300 trilyon gibi korkunç bir miktar)

Yine gerekçeler arasında,santrallerin enerji fazlalığı nedeniyle %10 kapasite ile çalıştığı ve devletin kira bedeli olarak Samsun Mobil Santrali’ne heray 1 milyon 200 bin dolar (bu da yaklaşık 2 trilyon lira) ödemek zorunda bırakıldığı vardı..

Yani bu iki bakanın hatalı ve plansız  kararları ! sonucu bizler her ay trilyonlarca lira Cengiz Enerji’ye borçlu hale getirildik.

Evet! Bartın’daki Mobil Santral sürecini hep birlikte yaşadık  Sevgili Okurlar..

Bartın Mobil Santrali ilk defa gündeme geldiği günlerde ben de Ziraat Mühendisleri Odası İl Temsilcisi olarak,hem de Çevre Birlikteliği üyesi ve yurttaş olarak bu süreçte aktif olarak yer aldım.

Bu süreç boyunca bizler baştan  itibaren bu santralın yapımının çok büyük bir hata olacağını,bu santralin insan,hayvan,bitki yaşamına,doğaya zarar vereceğini ve santrale bu karşı çıkışımızın hepsinin bilimsel verilere dayandığını,bilmeyenleri de bilgilendirmeye hazır olduğumuzu defalarca söyledik.

Ayrıca bu santral için elektrik sıkıntısını öne sürmenin komik olduğunu, çünkü Bartın’da elektrik fazlalığı bile olduğunu ( Elektrik Mühendisleri odası Bartın İl temsilciliği kaynakları) ve hepsinden önemlisi yapılan alım garantisi anlaşmaları ile mobil santrallerin bizlere, yani halka büyük parasal yükler getireceğini çok önceleri söyledik.Tüm bunları söylemek için falcı olmaya gerek yoktu.Çünkü biz teknik insanlar olarak bilime, mesleki etiğimize ve vicdanımıza kulak vermek zorundaydık.Ve bu bilimsel gerçekleri de çok önceleri biliyorduk ve söyledik de!..

Yine bu süreç boyunca,bizler mücadele konusunda kararlı olduğumuzu ve bu nedenle yöre milletvekillerimizin, Belediye Başkanlarımızın, sivil toplum örgütlerimizin ve yerel basınımızın bizlerle birlikte hareket etmesi gerektiğini düşünerek, onlardan destek istedik…

İstedik ki, bu sürecin başından sonuna dek onlarla birlikte yürüyelim..

İstedik ki, bu onurlu mücadeleye onlar öncülük etsin..

Ama ne yazık ki bu dönemde ne iki milletvekilimizden (ANAP’tan Zeki Çakan, DSP’den Cafer Tufan Yazıcıoğlu), ne  belediye başkanlarımızdan, ne  bürokratlarımızdan, ne de söz de sivil toplum örgütlerimizden ve yerel basından , bırakın bize destek olup halkın önünde yürümeyi, (burada kast ettiğim yürümek,yapılan yürüyüşlerin önünde yürümek değil tabii!..) bana ve arkadaşlarıma kendi kişisel düzeylerini gösteren  söz ve tavırlarla!  saldırılarda bulundular!.. Hatta hatta bu saldırıların bazıları, bizleri, onları ve tüm Bartın’ı ulusal basında bile gündeme soktu..

Tüm bu süreç boyunca bu şahısların görüntüsü Bartın’ın seçilmiş ve atanmışları gibi değil, adeta başka bir grubun sözcüleri gibiydi…

Neyse!..O günler geride kaldı Sevgili Okur..Bu olaylar hepimize bir kez daha gösterdi ki; halka rağmen, halka karşı bir şey yapılamıyor.Halkın gücü önünde hiçbir kuvvet duramıyor…

Bartın’da da aynen böyle oldu..Ancak yine her zaman sıkça örneklerini gördüğümüz gibi,sorun çözülüp,herşey bittikten sonra, başta bizlerin üzerine yürüyüp her türlü hakareti yapanlar, bizden daha çok santral karşıtı kesildiler!..

Ama halkımız için, bu sahtecilik pek inandırıcı olmadı tabii..Halkımız mobil santral konusunda kimin gerçek  “Bartın sevdalısı” (!) , kimin sahte sevdalı (imitasyon sevdalı)olduğunu  artık çok iyi biliyordu çünkü..Tüm bu mücadele sürecinde en baştan beri (rüzgar bizden yana esmeye başladıktan sonra değil, rüzgar karşımızdan eserken)bizim mücadelemizi kendi mücadelesi sayarak mecliste defalarca soru önergesi veren eski Fazilet Partisi Urfa Milletvekili Niyazi Yanmaz’a, verdiği büyük destek için; Artvin’in küçücük Yusufeli ilçesi’nin, kocaman  yürekli Belediye Başkanı’na, bize verdiği cesaret için; eski Bartın Ulus Kaymakamı Noyan Özkan’a Bartın’a olan sevgisini, hukuki bilgi olarak bizlere aktardığı için;  Bartın Gazetesi sahibi Esen arkadaşımıza tarafsız basının nasıl olması gerektiğini tüm halka bir kez daha gösterdiği için, Ankara’daki meslek odalarındaki ve çeşitli bürokratik kadrolardaki adını sayamadığımız birçok arkadaşımıza verdikleri bilimsel ve bürokratik bilgiler için tekrar sevgilerimi ve teşekkürlerimi sunmak istiyorum..

Evet Sevgili Okur!..Tüm bu uzun ve yıpratıcı mücadeleden sonra Bartın’dan kaçırılan bu santral, birkaç ay sonra Samsun’da gündeme getirildi.Ancak Samsun halkının,yöre milletvekilleri ve belediye başkanlarının hemen hepsinin çabalarına rağmen, yapımı yangından mal kaçırırcasına bitirildi ve çalıştırılmaya başlandı.

Ve bizim en başta işaret ettiğimiz bilimsel sonuçlar çok değil, 1-2 ay sonra kendini gösterdi.Ama burada benim en çok önemsediğim ,üzerinde durmak istediğim konu şu ki;

Samsun Milletvekillerinin büyük kısmı ,Belediye Başkanlarının çoğu siyasi görüşlerini bir kenara bırakıp, halkın, vicdanının ve bilimin sesine kulak vererek bu konuda kıyasıya mücadele ettiler ve etmeye de devam ediyorlar..

Şimdi yine onların çabalarıyla TBMM Yolsuzlukları Araştırma komisyonu burada bazı yolsuzluklar olduğu  düşüncesi ile soruşturma açılmasını öneriyor.Bizler, bu konuda  kader arkadaşı olan Bartın’lılar ve Samsun’lular meclisin gerçekten tarafsız davranıp bu konuyu dürüstçe inceleyeceğine inanıyoruz, inanmak istiyoruz!..Ve biliyoruz ki, bu ülkede aldığı oyların sorumluluğunu taşıyan milletvekilleri ve belediye başkanları ile, ülkesini, yurttaşlarını seven mülki amirler ve bürokratlar da var..Ve iyi ki varlar, iyi ki varız!…

  24 Aralık 2003 – ‘ Susma,sustukça… ‘

Anayasa’nın 10. Maddesi “hiçkimse yasalar önünde din,dil,ırk,renk,cinsiyet,siyasi düşünce,felsefi inanç,mezhep ve benzeri sebeplerle ayrımcılık yapılmayacağını” ve “devlet organları ve idari makamlarının bütün işlemlerinde yasa önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda “olduğunu söyler..

Ama Anayasamız böyle söylerken ülkemizde bazı kamu kurum ve kuruluşlarında  (DSİ;TMO;TEDAŞ;DHMİ) iş ilanlarında erkek aday şartı aranır.Talim ve terbiye Kurulu’ndaki 5 kadının işine son verilir.Ama buna karşın üniversitelerde türbanlı kızlarımız hararetle mühendis,öğretmen,doktor olma savaşı verirler .Evet!..Yanlış duymadınız..İnsan Hakları Haftası’nın, kadınlara seçme seçilme hakkının  verilmesinin yıldönümünün kutlandığı bu günlerde kadınlarımız yani bizler sosyal yaşamdan çıkarılıp evlerimize kapatılmak üzere itiliyoruz sevgili okurlar..Kendimizi aldatmayalım!..Hele hele biz kadınlar olarak kendimizi hiç mi hiç aldatmayalım ve biran önce kıpırdayıp,yaşamlarımıza müdahele edelim.

Çünkü yıllardan beri toplumun her kesiminde,her alanda aktif olarak yer alabilen,her türlü meslek dalında mesleğinin gerektirdiği koşulları yerine getirebilen biz kadınlar ufak adımlarla evlerimizin dört duvarı ardına ve sosyal yaşamın dışına itiliyoruz.Eğer bu gün sessiz kalıp bu durumu kabullenirsek eğer,çok yakında Humeyni’nin İran’ı gibi bir Türkiye’de kara çarşaflar ardında ve evimizin dört duvarı arasında çocuk doğurup,büyütmeye mahkum edileceğiz.Elbette çocuk doğuracağız,elbette onları büyüteceğiz.Ama biz kadınlar analık gibi yüce bir görevi yerine getirip,erkek evlatlarımızı bile topluma katabiliyorsak eğer,bunun yanısıra her türlü görevin de altından kalkabilir,her türlü koşulda erkeklerimizle birlikte mücadele edebiliriz,tıpkı büyük önder Atatürk’ün dediği gibi..

Büyük önder Atatürk tam 80 yıl önce bizlere olan inancını ve güvenini şöyle dile getiriyordu:”Kadınlarımız bundan sonra haremlere kapatılmayacak,gizlenmeyecek,yüzlerini örtmeyecekler.Çünkü bu tüm ülkenin daha çok acılar çekmesine neden olacaktır.Türk kadınları ulusal bağımsızlığımız için savaş boyunca cesaretle dövüşmüşlerdir.Bu gün onlar özgür olmalı,eğitim olanaklarından yararlanmalı,erkeklerimizinkine eşit bir düzeye çıkarılmalıdırlar.Çünkü buna layıktırlar..Dünyanın hiçbir yerinde,hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek  imkanı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını “ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım,milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim” diyemez.”

Yine Atatürk 9 nisan 1928’de “laiklik” ilkesinin benimsenmesi üzerine;”bu kararla Türk kadınları,siyasal ve sosyal alanda pek çok batı ülkesindeki kadından daha üstün bir durum kazanmışlardır.Bundan sonra peçe altında,kafes ardında kadın kalmayacaktır.Türk kadınları bugün en önemli haklarını kazanmışlardır.Bundan ötürü ben bu kararı en önemli reformalarımızdan biri sayıyorum.”diyordu.

Evet sevgili kadınlar,bu sözler söyleneli 70-80 yıl geçti ama biz bugün bu sözleri ve devrimleri inkar etme anlamına gelen girişimlerle kafes arkasına,dört duvar arasına sokulmaya çalışılıyoruz.Bu nedenle biz kadınların isyanı var!..

Çünkü bizler herişin üstesinden gelebilecek bilgi ve zekaya sahibiz.Çünkü bizler erkekleri de yetiştirenleriz.Bu konuda kendimi örnek verirsem;”Tarım makinaları” mezunu bir Ziraat Mühendisiyim.Bu bölümü 18 erkek arkadaşımla birlikte tek kız öğrenci olarak okudum.başarımdan dolayı TEV(Türk Eğitim Vakfı)bursu ile okudum.belirtmekte yarar var sanırım,bu burs her bölümde en başarılı 2 öğrenciye verilir.Kendimden hareketle ben ve benim gibi birçok kadın yıllardan beri bu ülkede çeşitli meslek dallarında çalışmakta ve bu görevlerinin altından rahatlıkla kalkabilmektedirler.Bu DSİ’de de,TMO’nde de,yani tüm kamu kurum ve kuruluşlarında da böyledir.

Ancak son günlerde ne olduysa durum değişmiş ve tüm kamu kurumlarında kadın olmak hakkımızda eksi puan olarak yazılmaya başlanmıştır.Değişen biz kadınlar değil,beceri ve zekalarımız hiç değil;bizi yönetenlerin kafasıdır.Bu bizleri ikinci sınıf vatandaş görme anlayışımızdır.

AKP iktidarı biz kadınları açık açık ikinci sınıf yurttaş gördüğünü söylemeye korkmakta,takiyye yaparak,biz kadınları çok sevip,düşünüyormuşcasına açık arazi koşullarında zorlanacağımız önyargısıyla işe alımlarda erkek koşulunu savunmaktadır.

Bence bu girişim bizlere ve Atatürk devrimlerine karşı yapılmış veya yapılmaya çalışılan bir karşı devrim girişimidir.Bu bizlere,bizlerin yaşamlarına karşı atılmış olan bir bombadır.Terörizmi lanetlediğimiz bu günlerde iktidar tarafından yapılan bu ve buna benzer girişimler bize,bizim haklarımıza,bizim ve kızlarımızın yaşamlarına,geleceğimize atılmış olan bombalardır.

İsyanımız bu yüzdendir.Bu nedenle biz kadınlar acilen yaşamımıza,haklarımıza yapılmış bu saldırılara karşı mücadeleye başlamalıyız.Eğer bugün bu ve benzeri girişimlere susup,sessiz kalırsak eğer,yarın  geleceğimiz çok geç olabilir.Öyleyse bizler,biz kadınlar başta sözünü ettiğim iş başvurularına inatla başvuralım.Eğer bugün bu ve benzeri girişimlere susup,sessiz kalırsak eğer,yarın çok geç olabilir.

Öyleyse bizler,biz kadınlar başta sözünü ettiğim iş başvurularına inatla başvuralım.Eğer başvurularınız kabul edilmezse Barolar Birliği Kadın Komisyonları gerekli yasal mücadeleyi başlatmaya hazır,yeter ki siz başvurun.

Ayrıca biz kadınlar önümüzdeki yerel seçimleri hepimizin yaşamı ve geleceğimiz için bir sınav olarak görüp,oylarımızı ona göre vermeliyiz.Bizleri 2. Sınıf yurttaş olarak görüp,evlere kapamaya çalışan anlayışı temsil eden partilere oy vermeyerekio partilerden gelecek adaylık tekliflerini reddederek bu anlayışa olan tepkimizi gösterelim.(Bir parantez açarak eklemekte yarar var sanırım.Biz kadınları işe almaya yeterli görmeyen DSİ genel Müdürü’nün adı AKP İstanbul adayları arasında geçiyor.)

Ancak bu şekilde yaşamlarımıza müdahele etmiş ve kızlarımıza aydınlık bir gelecek bırakmış oluruz.

Öyleyse “haydi kadınlar inadına sokaklara,inadına sosyal yaşama!”…

 


Bu yazı Yazı kategorisine gönderilmiş ve , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir